1 Eylül Bölücülük Günü Olarak Kutlansın!

Allah’tan “Dünya Savaş Günü” değil…

Bir de “Dünya Savaş Günü” olsa halimiz tümden haraptı…

Türkiye’de Dünya Barış Günü adı altında yapılan kutlamalarda “kan” dökülmeden kutlama yapılamıyor.

Dünya Barış Günü benim umurumda değil.

Kan dökenler ise bu günü kutlamak için zaman ayıran, benimseyen tiplerin dağdaki yandaşları…

Türkiye’de bu sene Dünya Barış Günü her zamanki(!) gibi kutlandı.

Bunlardan eli silahlı kutlama yapanlar Bingöl-Yedisu’da karakolumuza saldırıp, 4 Mehmetçiğimizi şehit etti, 4’ünü de yaraladı. Kutlama yapan alçaklardan 2’si öldürüldü.

Eli silahsız kutlama yapanların adresleri üç yerdi. İstanbul-Kadıköy, Diyarbakır ve Adana.

Ama ne kutlamalar…

Mitinglerin tek bir ortak özelliği var. Hepsinde de “barış” kelimesi vurgulu olarak söyleniyor. Barış isteriz deniyor, ama bölücülüğün ve PKK propagandasından başka bir şey istenmiyor.

İyi de barış istiyorsan kan dökmeyeceksin, insanların canını yakmayacaksın; kan dökeni ve insanlara korku salanı lanetleyeceksin. Öyle biz barış istiyoruz demekle olmuyor.

Ha, diyorsanız ki, PKK kan dökebilir, bu onun mücadele yöntemi, lütfen mazur görelim. Yeter ki, Türk Ordusu kan dökmesin, arkadaşlarımızın haklı mücadelesine ses çıkarmasın. Bizim arkadaşlarımız da dağda, taşta ellerinde silahlarla tavuk boğazlar gibi insanları boğazlasın.

O zaman buna bir çüş diyecek çıkar.

Adamın karakol basacak, aslan gibi dört Mehmetçiğin kanını dökecek, sen ben barış istiyorum, diyeceksin. Biz de bunu kabul edeceğiz, öyle mi?

İnsanda biraz utanma, sıkılma olur….

İşin garip tarafı da, Ergenekon adı altında binlerce sayfa iddianame yazılırken, terörle mücadele de yüz akımız komutanlarımız cezaevinde çile çektirilirken, bu adamların eli pankartlı olanlarına Türk Yargısından ses çıkmaması…

Artık resmi bölücülük başladı. İsteyen eline terörist başının posterini, bölücü sloganlar yazan pankartını, şehitlerimizin kanını döken terör örgütünün flamalarını alıp, Türkiye’nin üç büyük şehrinde her türlü bölücü nitelikli, şehit askerlerimize oh olsun dercesine miting yaparken devletin valileri, kaymakamları, garnizon komutanları ne iş yapar anlayamam…

Bu ülkede kanunlar sadece kanunlara saygı duyan, devletini seven insanlar için mi geçerli? Her türlü melaneti fütursuzca ortaya koyanlara karşı bu memlekette yasa uygulanmaz mı?

Uygulanamaz…

Dünya Barış Günüymüş! Aman kardeşim barış-marış istemiyoruz. Her barış deyişinizde askerimizin kanını dökecekseniz, eksik olsun böyle barış. Mertçe biz savaş istiyoruz, deseniz, anlayacağız meramınızı…

Aslında Birleşmiş Milletlerin ilan ettiği Dünya Barış Günü 21 Eylül’de kutlanıyormuş. Biz de kutlanan 1 Eylül ise bölücü kafaların bir uydurması. Benim şöyle bir teklifim var. Madem devlet olarak bu tür mitinglere izin verip, her türlü bölücü faaliyetin sergilenmesine izin veriyoruz, o zaman buna “1 Eylül Bölücülük Günü” diyelim, olsun bitsin. Hiç olmazsa bu adamlar gerçek barış ve huzur isteyen safları kandıramazlar…

Mitingde “Savaşa yeter” diye bas bas bağırmışlar. Ben savaşa devam diyorum. En azından şu Bingöl-Yedisu’da karakolumuzu basan teröristler imha edilene kadar.

Her konu hakkında fikir söyleyenler, olur olmadık yerlerde beyanat veren siyasilerin bu konularda ağızlarını bıçak açmıyor. Tel bir laf söylemiyorlar. Herhalde toplumsal barış zedelenir diye mi korkuyorlar anlamadım. Hatta dün NTV’deki programa katılan Cumhurbaşkanı bile dört askerimizin şehit olduğu saldırının ardından böyle bir bölücü nitelikli mitingin yapılmasına bile ses çıkarmadı. Herhalde O’nun da öncelik sıralamasında böyle mitingler alt sıralarda yer alıyordu…

Adana’daki bölücü mitinge bazı milletvekilleri kırmızı plakalı resmi makam otolarıyla katılmışlar. Helal olsun dedim. Cesaretli ve cüretkar bir katılım…

Ergenekon konusunda pilli bebek gibi beyanat veren devlet adamları, köşe yazarları buna ne diyecekler bakalım…

Benden bir helal olsun mesajı da bu mitinge alt yapı oluşturup, destek veren ve sadece Kürtleri değil, tüm Türkiye’yi temsil ettiğini iddia eden: DİSK, KESK, İHD, TMMOB, Tabip Odaları, Mazlum-Der, TÜMTİS, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, Tekstil-Sen, Halkevleri, TÖP, DİP Girişimi, TUHAY-DER, İHD, BDP, SEH, DTP, EMEP, ÖDP, SHP, ESP ve SDP gibi örgütlere. Size helal olsun, Mehmetçik şehit olurken pişkince sırıtıp, PKK’nın gövde gösterilerine destek veriyorsunuz ya, tek kelimeyle cesaretinizi ve kararlılığınızı kutlarım.

Barış mitinglerinde “Irkçılığa ve Milliyetçiliğe Dur De” deyip, “Kürt Milliyetçiliğine” açıkça arka çıkıp, Türk Milliyetçiliğine, Türk Ulusalcılığına saldıran, küfredenlere şunu söylüyorum: “Biz de bir avuç Kuvay-ı Milliyeci doğru bildiğimiz yolda yürümeye devam edeceğiz. Hiç korkmayacağız, hiç yılmayacağız. “


Sedat ONAR

FikrimYok.com

Cezaevi Ziyaretinin Düşündürdükleri

Ergenekon iddianamesi yayınlanıncaya kadar kendilerini Ergenekon saflarında kabul eden tatlı su Atatürkçüleri, iddianamenin yayınlanmasından sonra bir anda çark ederek, lafı eveleyip geveleyip topu taca atmaya başladılar.

Sanki, iddianamede yazılı tüm hususlar gerçekmiş gibi peşinen yenilgiyi kabullenip bir daha Ergenekon konusu açmadılar.

Elbette iddianamede yer alan hususların bir kısmı da doğrudur. Bunu mahkeme değerlendirecek. Ancak bizim okuduğumuz iddianamenin bir hukuk dokümanından daha çok bir hikaye kitabına benzediğini söyleyebiliriz. Tarafsız ve adil bir yargılama gerçekleştiği taktirde halen tutuklu olan 86 sanığın 70’i ilk duruşmada serbest kalır görüşünü muhafaza ediyoruz.

Nihayetinde adı üzerinde “iddianame”. Taraf olan savcı, bir takım iddialarda bulunacak, iddialarını bir takım kanıtlarla destekleyecek; buna karşılık savunma da karşı kanıtlarını ortaya koyacak ve ortaya konan kanıtların geçerliliğini çürütmeye çalışacak.

Dediğimiz gibi, iddianamenin yayınlanması ile, iddianamede yazılı her hususu mutlak doğru kabul eden liberal, Marksist ve şeriatçı kesim bile iddianameyi okudukça doğruluğunu sorgulamaya başladı. Arkasında durdukları iddiaların bir kısmının tamamen siyasi komplo niteliği taşıdığına ve hukuki geçerliliğinin olmadığına inanmaya başladı. Dolayısıyla gazete ve televizyonlarında ilk günlerdeki gibi kendilerine servis edilen yanlış bilgilerle ve keskin bir dille insanları suçlamayı bıraktılar.

Diğer yandan ilk başlarda, Ergenekon’un siyasi bir komplo, Silahlı Kuvvetlerin toplum nazarındaki itibarını sarsmaya yönelik kapsamlı bir mastır tezi olduğunu, Ergenekon adı altında Atatürkçülerin ve Cumhuriyetin hedef alınarak laik ulus-devlet anlayışını yıkmanın amaçlandığını söyleyenlerin bir kısmı da şiddetli gri propaganda ile mevzilerine çekilip susmayı tercih etti.

Daha ilk günden bu yana bu komplonun farkında olan ve Cumhuriyetin kendine yüklediği görevin bilincindeki aydın kesim ise hiç susmadı. Büyük medya kartellerinin planlı saldırıları karşısında seslerini yükseltmeye devam etti. Oysa ilk günlerde bu komployu hissedip ses çıkaran Hürriyet ve Milliyet gibi gazeteler bile menfaatleri ön plana çıkınca bir anda çark ettiler.

Biz ilk günden beri söyledik, söylemeye de devam edeceğiz. Suç işlemek için bir araya gelmiş bir avuç insanı ön plana çıkarıp, ABD’nin Ortadoğu ve Kafkas politikalarının karşısında en büyük engel olarak gördüğü Türk Ordusunu bu insanlarla aynı kefeye koyarak lekelemeyi amaçlayan bu komplo tutmaz demiştik. Süleymaniye’deki askerlerimizin başına çuval geçirme ile başlayan, Şemdinli olayları ile hukuk alanına taşınmaya çalışılan sürecin Türk Ordusu’nun terörle mücadele eden unsurlarını da yavaş yavaş içine alacağını; terörle başarıyla mücadele etmiş kim varsa onları da kapsayacağını daha önceki yazılarımızda dile getirmiştik.

Bu ülkede ABD güdümünde içinde yerli işbirlikçilerinin de bulunduğu bir gladyo vardı. Bir çok pislik işin altında bunların izleri de bulunmaktaydı. Ancak Ergenekon adı ile ortaya konulan tiyatronun gladyo ile ilgisinin olmadığını ve bariz bir şekilde ayrıldığını ortaya konan delillerden görmekteyiz.

Yıllarını terörle mücadelede geçirmiş emekli komutanlarımız dün yattıkları İzmit cezaevinde Türk Silahlı Kuvvetlerimizin temsilcisi bir korgeneral tarafından ziyaret edildi. Ergenekon soruşturması başladığı günden bu yana Ordumuz tarafından sahipsiz bırakılan emekli komutanlarımıza yapılan bu jestle Türk Silahlı Kuvvetleri gerekli yerlere gerekli mesajı verdi.

Bir gün önce de, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Aydoğan Babaoğlu “Ergenekon’un daha ne olduğu belli değil” diyerek Türk Ordusundaki komuta değişikliği ile başlayan görüş değişikliğini net olarak ortaya koydu.

Silahlı Kuvvetlerin bu tarz bir davranış formuna girişi sebepsiz değildir. Mutlaka Ordumuzun üst kademesi tarafından iddianame teferruatı ile incelenmiştir. Deliller elde mevcut diğer bilgiler ışığında değerlendirilerek ortaya çıkan tablonun bir hukuki işlemden daha çok siyasi bir işlem olduğu sonucuna varılmıştır. Dolayısıyla Ordumuzu hedef alan böyle bir sürece yönelik atılacak adımlar hesaplanmıştır.

Şimdi bu komploya yönelik Ordumuzun yeni adımlar atacağı ve sesini yükselteceği sinyalleri alıyoruz.

Ele geçirdikleri medya gücüyle Ergenekon adı altında insafsızca Cumhuriyetimize, Ordumuza ve Devletimize saldıran bu güruh karşısında Silahlı Kuvvetlerin örgütlü gücünü görünce bakalım ne yapacak?

Karşılarında sesini çıkaracak kimse yokken külhanbeylik taslayan bu kesimlere aslında en güzel cevap Silahlı Kuvvetlerden değil, Ekim ayında başlayacak duruşmalarla hukuk kesiminden gelecek.

Ne idüğü belli olmayan Tuncay Güney ismindeki bir şaklabanın beyanları ile Cumhuriyetçi ve Atatürkçü emekli komutanlarımıza, bilim adamlarımıza ve aydınlarımıza reva görülen bu muamele mutlaka boşa çıkacaktır.

Asıl merak ettiğim, kendilerine Atatürkçü, Cumhuriyetçi, Ulusalcı süsü vererek ilk başlarda haksızlığa ses çıkarırken bir anda istikamet değiştiren kesimin şimdi ne yapacağı?

İlker Başbuğ paşamız attığı bu adımla toplumun büyük bir kesiminin hislerine tercümanlık etmiştir, Cumhuriyet’in yüksek seciyeli muhafızları olduğunu cümle aleme göstermiştir.

Ah, komutanım ah… Keşke şu çuval olayında Genelkurmay Başkanı siz olsaymışsınız…


Sedat Onar

FikrimYok.com

Ermenistan-Türkiye Maçı Notları

Ermenistan-Türkiye Maçı Notları


Dünkü Ermenistan-Türkiye Milli maçını seyrederken, birden aklıma 13ncü yüzyıldaki Anadolu’daki Moğol istilası geldi.

Bana göre Türklere en büyük kıyımlardan birini Moğollar yapmış. Diğer yandan da, her şerde bir hayır vardır meselinde olduğu gibi, bu kıyımlar Anadolu’nun Türkleşmesine katkıda bulunmuş. Orta Asya ve Kafkaslardaki Türk boylarını önlerine katarak Anadolu’ya kadar gelmelerini sağlamışlar.

Moğol istilası döneminde Anadolu’da kılıçtan geçmeyen köy kasaba kalmamış.

Ama bu gün tarih kitaplarında Cengiz Han’ın, Timur’un bizim de atamız olduğunu, Moğollarla akraba topluluklar olduğunu okur dururuz. Bir Moğol gördüğümüzde sevgi ve merhametle yaklaşırız. Ama tarihsel sürece baktığınızda zamanındaki en büyük düşmanlarımız Moğollarmış.

Anadolu’ya yerleşmemizle birlikte bu sefer başımıza Ruslar bela olmuş. Onlar sıcak denizlere kapı açmak istemiş, biz karşılarında durmuşuz; nihayetinde bir tarihçimizin hesaplamalarına göre Ruslarla yaptığımız savaşları üst üste ekleyince 53 yıl boyunca geceli gündüzlü savaşmışız.

Bugün Ruslarla da iyi komşuluk ilişkilerini bir kenara bırakın resmen akraba topluluk olmuşuz. Karadeniz’in neredeyse yarısı güzel Rus kızlarıyla evlenmiş, diğer yarısı da evlenmeye çalışıyor. Belki de inanmazsınız, Afyon’un en ücra köyünde bile Rus gelinimiz var.

Söyleyeceğim, milletler arası ilelebet dostluk ve düşmanlıklar olmuyor. Dönem dönem sevişip, dönem dönem savaşıyoruz. Tarihsel diyalektiğin kısır döngüsü belki de.

Rahmetli Ecevit bile 1947 yılında Londra’da yaşarken“sıla derdine düşünce anlarsın Yunanlıyla kardeş olduğunu” mısralarını yazmış, 1974 yılında da Kıbrıs’ta Yunanlıları perişan etmiş. Böyle acayip bir durum işte…

Ermenilerle de durum farklı değil. Osmanlı döneminde saray erkanı Türklere “etrak-ı bi idrak”, yani anlayışsız-idraksiz Türk derken, Ermenilere “millet-i sıdıka” yani sadık millet sıfatını vermiş ve Osmanlı devlet yönetiminde Ermenilere Türklerden daha fazla yer vermiş.

Daha sonra bir anda kanlı bıçaklı olmuşuz.

Şimdi Cumhurbaşkanımızın bundan 10 yıl önce Ermeniler ile ilgili söylediklerinin hilafında hareket etmesi eleştiri konusu oluyor. Ben de eleştiriyorum. Ama on yıl sonra bugün yazdıklarımıza baktığımızda “acaba geçmişte hata mı etmişiz” gibi bir duygu içinde olacağımıza dair içimde tereddüt var.

Elbette Ermenilerle aramızdaki bu kin bir süre daha devam edecek, ilelebet sürecek hali yok. Belki de bugün dost olduklarımızla ileride düşman olacağız. Bilemem.

Ancak Cumhurbaşkanımızın son Ermenistan ziyareti için uygun ortam var mıydı, bunu sorgulamak lazım…

Ermenistan futbol federasyonunun takım armalarındaki Ağrı dağı figürünü çıkararak yerine aslan ve kartaldan oluşan armayı kullanmaya başlamasını Türklere yapılan bir jest olarak gören zihniyet bir anda Ermenilerle Türkler arasında sonsuza dek sürecek bir dostluk başladığını söylemeye başladılar.

Aslında Ermeniler armalarını değiştirmekle jest falan yapmadılar. Hatta daha derin bir anlamı olan bir armayı bize jest yaparmış gibi sunarak gözümüzü boyadılar.

Ermenistan Futbol Federasyonunun yeni arması aslında Ermenilerin tarihi devlet armasıdır. Gerçekte ortasında beş farklı kalkan içinde tarihteki Ermeni hanedanlarını gösterir. Beş kalkanın en ortasındaki kalkanın içinde Ağrı Dağı ve bu dağın üzerine oturmuş durumda Nuh’un gemisi figürü vardır. Ermeniler böylece kendilerinin soyunun Nuh’a dayandığını, Ermeni ulusunun doğum yerinin Ağrı Dağı olduğunu devlet armalarında da göstermişlerdir.

Biz Türk Ulusunun doğum destanı olan Ergenekon’u Türkiye Futbol Federasyonunun armasında gösterelim bakalım, kıyamet kopuyor mu, kopmuyor mu? Her şeyden önce bu armaya Ermeniler değil, bizim Türkler karşı çıkıp muhalefet eder.

Hatta federasyon başkanını bile Ergenekoncu diye içeri atmaya kalkarlar…

Bir sonraki makalemiz aynı konunun devamı niteliğinde, bu ziyaretin sonu nereye varır? Bunu incelemeye çalışacağız…


Sedat ONAR

Ermenistan-Türkiye Maçı Notları-2



Din ile ırkı dünyada Yahudilerden sonra en iyi birleştirebilen millet bence Ermenilerdir.

Yahudiler, devletsiz geçen yüzlerce yıllık süreç boyunca nasıl Tevrat’a ve dolayısıyla Museviliğe sığınarak kimliklerini korudularsa; Ermeniler için de İncil ve Ermenilik benzer sığınak işlevi görmüştür.

Yahudiler, yüzlerce yıl boyunca her dua ettikten sonra bizim “Amin” dememiz gibi “Gelecek yıl Siyon’da buluşalım” diyerek, Kudüs’teki Siyon Dağını milli hedeflerine koymuşlar ve bu milli hedefi ele geçirmek için adına Siyonizm denen bir siyasi ideoloji geliştirmişlerdir. Nihayetinde Siyonizm ideolojisi yıllarca metanet ve sabırla işlenerek 1948 yılında İsrail Devletini kurmuşlardır.

Ermeniler için de benzer durum söz konusudur. Yahudilerin Siyon Dağı gibi Ermeniler için de bizim Ağrı Dağı kutsallık atfedilen mistik bir dağdır. Ermeniler Ağrı Dağı’na Ararat diyorlar. Hıristiyanlık ile Ermeniliği harmanlayan Ermeniler Ağrı Dağı’nı siyasi hedef olarak önlerine koymuş, Ermenilerin dünya yüzünde yaşayabilmesinin Ararat’la olabileceğine inanmışlardır.

Yahudiler için Siyonizm Yahudi devleti kurarak, siyasi hedeflere ulaşmaksa; Ermeniler için de Ararat, Ermeni ulusunun doğduğu ve büyük Ermenistan’ın kalbinin attığı bir yerdir.

Ararat’la sembolleşen ve nihai hedefinin Türkiye, Azerbaycan, Gürcistan ve İran’daki tarihsel olarak Ermenilere ait olduğunu iddia ettikleri toprakların tekrar geri kazanılması olan ideolojiye Ermeniler Araratizm demişler. Yani Büyük Ermenistan hayalinin siyasi dildeki adı Araratizm’dir. Bizim dilimize çevirirsek Ağrı Dağcılık gibi bir şey.

Ermenistan’da nereye gitseniz Ararat adına rastlarsınız. Ermenistan devlet armasından, Cumhurbaşkanlığı forsuna; kanyakların üzerindeki etiketlerden, maden suyu amblemlerine; tekerlek jantlarındaki markalardan, reçel markalarına; otel isimlerinden, futbol takımı isimlerine kadar her yerde Ararat vardır.

Dünyanın hiçbir ülkesi yoktur ki kendi toprakları dışındaki coğrafi bir yeri kendine milli sembol yapıp, ulaşmak istediği milli hedefleri arasına koysun.

Ee, adamlar ne yapsın bizden ses yok. Onlar yüklendikçe biz taviz verir durumdayız, o zaman Ararat adını da pek ala kullanırlar.

Biz Ermenistan’daki Sevan Gölünü milli bir amblemimizin üzerine koyalım bakalım, adamlar anında dünyayı ayağa kaldırır, bizi ters köşeye yatırırlar.

Tabi, bütün bunlar, bir anda veya Cumhurbaşkanının maç seyretmek için Erivan’a gitmesi ile olmadı.

Biz dostluk adına salakça tavizler verdikçe, onlar bir adım daha öne yanaştı.

Adamların yetkilileri Sovyet döneminden bu yana Türkiye-Ermenistan sınırını belirleyen 1921 Kars Anlaşmasını tanımadıklarını ve kendilerinin gerçek sınırlarının bu olmadığını bas bas bağırırken, bizimkiler kulaklarını tıkadı. Daha doğrusu tıkamadı biz o sıralar “Sarı gelin” türküsünü dinleyip, “Salkım Hanımın Taneleri” filmiyle hüzünleniyorduk.

Böyleyiz işte…

Bir taraftan Dağlık Karabağ’da Ermenilerin yaptığı Hocalı katliamını Ermeni kökenli bir Lübnanlı gazeteci dünyaya duyurmak için uğraşırken; Harbiye Açık Hava’da Yavuz Bingöl’le Civan Gasparyan dostluk türküleri söylüyor; hayatları boyunca Türk türkülerinden rahatsızlık duymuş sosyetik kodoşlar hiç anlamadıkları Ermenice türküler hakkında derin sosyolojik analizler yapıyorlardı.

Makaleye nasıl olsa yarın da devam ederiz. Makalemizin esası ile pek ilgisi olmasa dahi, Hocalar soykırımı konusunu incelerken internette beni çok sarsan birkaç doküman buldum. Sizlerle paylaşmak istedim.

Bize soykırımcı deyip suçlayan insanların 20nci yüzyılın son günlerinde kendi yaptıkları vahşeti en iyi anlatan tanıkların beyanları ile kapatalım.

Hocalı soykırımına tanıklık eden bu konuda Haçın Hatırı isimli kitabı yazan Ermeni kökenli Lübnanlı gazeteci Davut Heyriyan:

“Kapan denen ve ölülerin yakılmasıyla görevli Ermeni grup, Hocalı’nın 1 kilometre batısında bir yere 2 Mart günü 100 Azeri ölüsünü getirip yığdı. Son kamyonda 10 yaşında bir kız çocuğu gördüm. Başından ve elinden yaralıydı. Yüzü morarmıştı. Soğuğa, açlığa ve yaralarına rağmen hálá yaşıyordu. Çok az nefes alabiliyordu. Gözlerini ölüm korkusu sarmıştı. O sırada Tigranyan isimli bir asker onu tuttuğu gibi öteki cesetlerin üstüne fırlattı. Sonra tüm cesetleri yaktılar. Bana sanki yanmakta olan ölü bedenler arasından bir çığlık işittim gibi geldi. Yapabileceğim bir şey yoktu. Ben Şuşa’ya döndüm. Onlar Haç’ın hatırı için savaşa devam ettiler.”

Fransız televizyonu adına Karabağ’daki soykırımı görmeye giden Jan-iv Yunet:

“Biz hocalı katliamının şahidi olmuşuz. Yüzlerce ceset gördük. Onların arasında kadınlar, çocuklar yaşlılar ve hocalıyı müdafaaya çalışan adamlar vardı. Bizim emrimize helikopter verildi. Havalanarak görüldüklerimizi kaydetmeye başladık. Ermeniler helikopterimize ateş açtılar ve biz zorunlu olarak çekimi yarım bırakıp geri döndük. Ben savaş hakkında çok şey duydum Alman faşistlerinin gaddarlıkları hakkında kitaplar okudum. Ancak Ermeniler masum ahaliyi ve hatta 5-6 yaşındaki çocukları öldürmekle vahşette onları geride bırakmıştır. Biz hastanede vagonlarda hatta çocuk bahçelerinde ve sınıflarda çok sayıda yaralı, başları kesilmiş cesetler gördük.”

İşte bu katliam emrini veren geçen gün Ermenistan-Türkiye milli maçında bizim Cumhurbaşkanımızın yanında oturan Serj Sarkisyan’dı.

Bizde kavga gürültü istemiyoruz ama soydaşımızı katleden adamla da dost olmak istemiyoruz. Bir de Sarkisyan televizyonlara çıkıp:

“Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Gül uzattığım eli havada bırakmadı” derken kim bilir aklından neler geçiyordu?

Bizim Cumhurbaşkanımız da karşılık olarak verdiği beyanatta: “Sorunları ertelemeyip çözeceğini ve Sayın Sarkisyan’ı Ankara’ya davet ettiğini” bildirmiş.

O zaman, tamam. Sorunların çözümü diyorsak, ilk Hocalı soykırımı emrini veren Sarkisyan’ı yargılamaktan başlayalım…Gerisi hallolur…



Sedat ONAR

Ermenistan-Türkiye Maçı Notları-Son



Bizden dostluk eli uzatanların eline Türk kanı bulaşmamış olması gerekir. Eline Türk kanı bulaşmış, çoluk çocuk masum Türkleri katleden bir anlayış benim Cumhurbaşkanımla aynı locada oturup maç seyretmemeli.

Geçen makalelerimizin özeti bu…

Yoksa bizimle birlikte yaşayan adeta bizim birer parçamız olan Ermeni kökenli vatandaşlarımızla bir alıp veremediğimiz olamaz. Biz de aynen Soner Yalçın’ın 4 Şubat 2007 tarihinde Hürriyet gazetesinde yayınladığı “Türk Ermenileri” başlıklı yazısında belirttiği görüş ve duygulara sahibiz.

Bizim fikren savaştığımız kesim, Araratizm yanlısı ve Türk düşmanlığı yapan Ermeniler. Bunların büyük bir çoğunluğu da şu an Ermenistan Devletinin yönetim kadrolarında görev yapıyor.

Aynı yöneticiler Türkiye’ye dostluk eli uzatmaya çalışıyor. Tam bir iki yüzlülük… Bu kadronun yönetimindeki bir Ermenistan’ın, Türk düşmanlığını devletlerinin ana felsefesi yapmalarına rağmen Türk Devletinin bunlara barış dalı uzatmasına anlam veremiyoruz.

●●●●●

Şu an Ermenistan Cumhurbaşkanı olan Serj Sarkisyan, 2001 yılında Ermenistan Savunma Bakanı görevindeyken Ermenistan Parlamentosunda bir konuşma yapmış. İşgal altında tuttukları Karabağ bölgesi ile ilgili şunları söylemiş: “İşgal ettiğimiz topraklar var. Bunda utanılacak bir şey yok. Güvenliğimiz gereği bu toprakları işgal ettik. Biz bunu 1992 yılı ve öncesinde de söylüyorduk, şimdi de söylüyoruz. Belki üslubum diplomatik değil, ancak gerçek bu.”

Bravo, adam lafı dolandırmamış. Net konuşmuş. Lakin biz idrak edememişiz.



Buna rağmen 1988 Ermenistan’daki büyük depremden sonra Ermenistan’a en büyük maddi ve manevi desteği Türkiye vermiş.

Karşılığı?

Sözde Soykırımı kabul ettirebilmek adına dünyada Türkiye’yi şikayet etmedikleri devlet kalmamış.

Sonra, 1991 yılında Bağımsızlığını ilan eden Ermenistan’ı ilk tanıyan ülkelerden bir de biz olmuşuz.

Karşılığı?

Yine soykırım şikayetleri, Türkiye aleyhtarı lobi faaliyetleri…

Ermenistan kurulduktan sonra yayınlanan Bağımsızlık Bildirgesinde, bağımsızlık Kararında, Anayasasında “Soykırımın” devlet politikası olacağı belirtilmiş.

Bizden karşılık?

Yok…Hatta, H-50 hava koridorunu uçuşa açıp, adamların devletinin ayakta kalması için çabalamışız.

Ermenistan bağımsızlığını ilan ettikten sonra haritalarını yeniden düzenlemişler. İlköğretimde kullandıkları haritalarda, bizim Doğu Anadolu ile Karadeniz Bölgesinden 12 ilimizi haritalarında kendi toprakları olarak göstermişler. O sıralar bizim bazı basın organları konuyu gündeme getirince, “kardeşim sizde özgüven eksikliği var. Şunun şurası 3 milyonluk Ermenistan’dan korkulur mu” demişiz.

Gerçekten de doğru. Bizi bilmiyorum ama bende özgüven eksikliği var. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan Erivan’daki Cumhurbaşkanlığı makamında bir araya geldiklerinde özellikle Ağrı Dağı tablosunun altında oturtulup, fotoğraflarının çekilmesi bende özgüven eksikliği yarattı.

Neyse…

Adamlar ne yaparsa haklıdır! Zira biz karşılık vermiyoruz ki…

Benzer bir durum 2001 yılında Fransa’nın sözde “Ermeni Soykırımı”nı tanımasında da olmuştu. Türkiye’de basın, bu tanımaya köpürünce Fransa tedirgin olmuş, acaba Türkiye ile ekonomik ilişkilerimize halel gelir mi diye düşünmüştü. Ancak bizi çok iyi tanıyan Ermeni kökenli bir Fransız milletvekili Fransız parlamentosu’nda yaptığı konuşmada : “Size teminat veriyorum, Türkiye hiçbir şey yapamaz, bu söylediklerini de kendilerine tek tek yuttururuz” diyerek bizim ne kadar kof olduğumuzu kamuoyuna ispatlamıştı.

Biz hep dostluk adımları yerine saflık adımları atarken Ermenistan numunelik bile olsa bize karşı dostluk adımı atmamış. Dünyayı hep aleyhimize kışkırtmış.

Biz hep büyüklük bizde kalsın anlayışıyla hareket etmişiz.

1992 yılında Türkiye’nin öncülüğünde Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatını kurmuşuz. Karadeniz’de kıyısı olmayan Ermenistan, Türkiye’nin gayretiyle bu teşkilata kurucu üye yapılmış. Ben vallahi, pes dedim.

●●●●●

Bekleyelim, görelim…

Ermeni Devleti için ekonomi, halkın refahı, bölgesel barış önemli değil. Varsa yoksa “soykırım” yalanı. Bunun için Ermeni Diasporasını kullanarak müthiş hamleler yapıyorlar. Ermenistan’ın önümüzdeki hedefi, sözde soykırımın 100ncü yılı olarak kabul ettikleri 2015 yılında Türkiye’nin de bu sözde soykırımı kabul etmesini sağlamak.

Böyle giderse, göreceksiniz ki, dost olmak adına atalarımıza atfedilen bu iftirayı bile kabulleneceğiz. Yeter ki dost olalım!

Ama ondan sonrası ne olacak?

Ermeniler, Türkiye’nin “T”sinden esinlenerek meşhur “3T” formülünü bulmuşlar.

T’nin birincisi soykırımı Tanıma. Şimdilik dünyada 19 ülke soykırımı tanımış. Türkiye’nin tanıması için de Avrupa Birliği aracılığıyla baskı yapılıyor.

Aşama aşama da ilerliyorlar.

Hatta bizim içimizde bile müttefik bulmuşlar. Geçmiş yılları hatırlayın. Ermeni tezlerine destek veren Boğaziçi ve Bilgi Üniversitesi gibi üniversitelerin gayretleri ile Türk kamuoyunda bile epeyce mesafe kat edildi. Hatta öyle bir kamuoyu oluşturdular ki, bu üniversitelerde böyle bir konferansın düzenlenmesini protesto eden insanların yarısı şu an Ergenekon davasından cezaevinde olmasına rağmen kamuoyundan tık yok…

Uluslar arası arenada da çok sağlam mevziler tutmuşlar. Minnacık İsviçre bile “soykırım yoktur, soykırım bir yalandır” dedi diye İşçi Patisi Gene Başkanı Doğu Perinçeği içeri atmaya kalkmadı mı? Gerçi, İsviçre’nin atmasına gerek kalmadı, Türkiye bir yolunu bulup içeri attı.

Ya bizim devlet kademesindeki durum farklı mı? Soykırım olmadığını belgeleriyle ortaya koyup, bilimsel olarak ispat eden, Ermeni iddiaları konusundaki en yetkin bilim adamımız Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Yusuf Hallaçoğlu’nun Türk Tarih Kurumu’ndaki görevine son verilmedi mi?

Velhasıl, Türkiye’nin sözde soykırımı tanıması için iç ve dış güçler tam gaz çalışıyor.



T’nin ikincisi Tazminat. Tanıma tamamlandıktan sonra, adamlar “madem siz bizim atamızı kestiniz, ödeyin bakalım tazminatını” diyecekler. Biz de borç yiğidin kamçısıdır diyerek Kıbrıs’ta nasıl tazminatları tıkır tıkır ödüyorsak, ödemeye çalışacağız. Bu sefer adamlar bu tazminat parayla değil, toprakla ödenecek deyip 3ncü T’yi devreye sokacaklar.

Ondan sonrası, Ermenilerin ata toprağımız dediği ve Ermenistan’daki ilköğretim haritalarına konan Türkiye’deki 12 ilin istenmesine sıra gelecek.

Bu 12 il arasında Kars’da var.

İşin ilginç tarafı Ermeniler Kars topraklarını, özellikle Kars yakınlarındaki Ani ören yerini tarihi Ermenistan başkenti olarak görürken; Karslılar, yıllardır Ermenistan’la aramızdaki Akyaka sınır kapısının açılıp, bölge ekonomisinin canlanması için imza topluyorlar, gazetelere demeç veriyorlar, hükümete baskı yapıyorlar, festivaller düzenliyorlar. Merak etmesinler, böyle giderse yakın zamanda sınır kapısı da açılır, hatta…

●●●●●

International Herald Tribune Gazetesi'nde 9 Aralık 2004 tarihinde "Genç Ermenilere Vaadedilen Topraklar" başlığı altında ilginç bir makale yayınlandı. Makalede, Ermenistan’da yaşayan bir Ermeni öğrencinin: "Kutsal Ararat dağı tamamen Ermenistan’a ait olmadıkça kendimi Ermeni saymayacağım" şeklindeki ifadesine yer verildi. Hani her iki Cumhurbaşkanının tablosu altında oturup dostluk söylevi çektiği Ağrı Dağı var ya, işte o kutsal dağ…

Başka söze gerek yok. Biz dostluk hayalleri kurmaya devam edelim…

●●●●●

Ben bunları düşünürken, maç 2-0 Türkiye’nin lehine mi, 1-0 Ermenistan lehine mi bitti, pek anlayamadım.

Sedat ONAR

FikrimYok.com

Keriz Feneri

Aslında makalenin başlığını “Zenginin Malı Züğürdün Çenesini Yorar” koyacaktım. Ancak evvelki gün Fikrimyok sitesinde Yılmaz Danacı ağabeyin “Keriz Feneri” başlıklı makalesini okuyunca, tamam bu olay iki kelimeyle bundan güzel anlatılamaz dedim ve başlığı arakladım.

Hakikaten biz şimdi neyi konuşuyoruz?

Alan razı, veren razı…

Kimse ben dolandırıldım diye sağa sola müracaat etmemiş. Aynen Konya’da kaçak Kur’an Kursunda LPG patlaması sonucu çocukları ölen ailelerin davranışlarını sergilemişler. Tipik tarikat dayanışması.

Geçen gün Yılmaz Özdil “Deniz Feneri Az! Okyanus Feneri lazım bunlara…” başlıklı makalesinde konuyu çok güzel özetlemişti.

Mealen; bu tip derneklere yardım yapanlar zaten iyilik olsun diye yardım yapmıyor, cennetten tapu satın almak maksadıyla ve tipik tarikat dayanışması mantığıyla yardım yapıyor. İyilik olsun diye yardım yapmak isteseler işte Mehmetçik Vakfı orada. Bebeğine çorap alamadan vatani hizmete koşan Mehmetçiğe yardım etmeyip de Tanzanya’da yoksullara iftar yemeği vermeye çalışan kafaların paralarının böyle dolandırılması sevaptır, demiş.

Bu derneğe para kaptırmış olmanın verdiği sersemlikle bana sövüp sayacaklara önce şunu söyleyeyim. Ben bu parayı toplayanlarda zerre kadar hata bulmuyorum. Adamlar sağ gösterip sol vurmuyor. Dobra dobra bu işi yapıyor. Cumhuriyet’in sermayeli burjuvazisine karşılık, ılımlı dincilerin sermayeli burjuvazisi yaratılıyor. Ne yaparsın, elde para yok… Parayı da sokakta bulacak halleri yok ya. Yandaş ve fikirdaşlardan bu parayı imece usulüyle topluyorlar. Veren de Allah rızası için veriyor, alan da Allah rızası için alıyor…

Bu ilk örnek mi? Yıllardır bu memlekette samimi Müslümanların ihlaslı yardımları din tüccarlarınca paraya tahvil edilmedi mi?

Ve meydanı öyle pratik uygulamalarla boş bıraktılar ki, acıma ve merhamet duygusu gelişmiş temiz insanlarımız bile yardım edeceği bir kurum ortada kalmadığı için bunların safına kaydı.

Kızılay’ın vatandaşın gözünden düşürülerek, meydanın boş bırakılması sadece din tüccarlarının gayreti ile olmadı ki… Gazete koleksiyonlarına bir bakın. Kızılay’daki rant nedeniyle kavgasız gürültüsüz geçen bir başkanlık seçimi gördünüz mü? Beceriksiz yönetimlerce 2nci Dünya Savaşından kalma malzemeler depolarda hala bekletilmiyor muydu? Millet hastanelerde röntgen cihazı sırası beklerken Kızılay’ın depolarında en son teknoloji röntgen cihazları nasıl buharlaştırıldı? Kızılay yönetiminde yolsuzluk yapanların büyük bir kısmı hala yargılanmıyor mu?

Benim bile başıma geldi. 13 defa Kızılay’a kan bağışında bulunmama rağmen, kız kardeşimin ameliyatı için bir ünite kan lazım olduğunda; kan bağış kartımla birlikte İzmir Kızılay Kan Merkezine müracaat etmiş, ancak kan bulunmadığı yanıtı almıştım. Ardından bir aracı bulup, para vermiş ve aynı kan merkezinden parayla kan almıştım. Bu olaydan sonra Kızılay’a kan bağışını bıraktığım gibi bağışlayacaklara da engel oldum.

Özet olarak, Kızılay gibi bin bir emekle kurulmuş kurumlar bu hale düşünce milletin bir kısmı böyle din tüccarları tarafından aldatıldı.

Aslında bu mazeret değil. Zira gözümüzün önünde kanlı canlı örnekler vardı.

Bosna halkı için toplanan paralar nasıl hortumlandı? Hortumlayanlara da ne oldu? Ya YİMPAŞ, KOMBASSAN, Jet Fadıl olayları ne çabuk unutuldu.

Biz de hiçbir şey olmaz. Nihayetinde bu keriz avcıları kendi yandaşlarının 41 milyon eurosunu hortumlamışlar. Bu parayla ancak kıytırık bir holding kurulur.

Şikayetçi olan da yok. Kime ne? Bunu ancak Almanya gibi ciddi devletler sorun edip, göz göre göre yapılan bir hortumlamaya müsaade etmezler. Sadece ciddi devletler.

Bakın bakalım, vatandaştan bu kadar büyük paralar toplamış bu dernek İç İşleri Bakanlığınca bir kere denetlenmiş mi?

Güldürmeyin adamı.



Böyle bir yolsuzluk bile bu ülkede tencere dibin kara atışmasına dönüştü. Yuh olsun…

Bir tarafta böyle bir yolsuzluk varsa, millet adına bu işi araştırmakla görevli Başbakan, diğer tarafta yolsuzlukları ancak kendi menfaatleri zarar gördüğünde açıklayacak cesarete sahip bir medya patronu. İkisi de birbirine demediğini bırakmadı. Merak etmeyin kısa sürer. Yeni bir rant konusu açıldığında veya birbirlerinin kuyusunu kazacak yeni bir belge ele geçirilene kadar ateşkes ilan ederler.

Bu işin soruşturmasından da kimse zarar görmez. Ne başbakan, ne de Aydın Doğan bu işten zararlı çıkmaz. Biz de fuzuli yere çenemizi yorarız.

Hakikaten son dakika aklıma geldi. Arkadaşları toplasam da, adı Keriz Feneri olan yeni bir yardım derneği kursam, halk benim samimiyetime inanır mı? Gerçekten de yardım gönderenlere açık ve samimi bir şekilde keriz muamelesi yapacağız. Biz de iki yüzlülük yok…

Üye olmak isteyenlerin iletilerini bekliyorum…


Sedat ONAR

FikrimYok.com

FikrimYok © | Denemelerden Seçmeler

Erdal Atabek | Sevgiye Yer Kalmadı mı?


Uzakdoğu'da bir Budist tapınağında geçmiş bir olayı anımsadım. Bu tapınak bilgeliğin gizlerini aramak için gelenleri kabul ediyordu ve burada geçerli olan incelik, anlatmak istediklerini konuşmadan açıklayabilmekti. Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı geldi. Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi. Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, kapıda tokmak ya da çan, zil türünden ses çıkaran bir gereç yoktu. Bir süre sonra kapı açıldı,içerdeki "bilgelik arayıcısı" kapıda duran yabancıya baktı. Bir selamlaşmadan sonra sözsüz konuşmaları başladı.
Gelen yabancı, tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu.
İçerdeki bir süre kayboldu,sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü ve kabı yabancıya uzattı. Bu "Yeni bir aracıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz" demekti.
Yabancı tapınağın bahçesine döndü,aldığı bir gül yaprağını dolu kabın içindeki suyun üzerine bıraktı. Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su taşmamıştı.
İçerdeki Budist saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı.
Suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardır.
Bu sevgiydi ve sevgiye her zaman yer bulunurdu.

Nicedir hayatımızda sevgiye yer bulamadığımızı düşündüm. Bize sevgiyi anlatan bir olayı haber yapamıyoruz. Bize sevgiyi anlatan bir kişiyi dinlemiyoruz. Bize sevgiyi anlatan bir duyguyu görmüyoruz. Bize sevgiyi anlatan bir yazı yazmıyoruz, böyle bir yazıyı okumuyoruz.
Bir Polanya filminde Nazi dönemi anlatılıyordu.Nazi komutanı güzel bir evi komutanlık merkezi yapmıştı.Evin güzel sahibesi üst kata çıkmıştı ve az görünüyordu.Komutan bu kadına âşık olduğunu anladı ve aralarında şöyle bir konuşma geçti:
- Madam, aşkımız beni zayıf düşürüyor.
- Hayır komutan, sevginiz sizi insan yapıyor.
İnsan ruhu da doğanın bir parçasıdır ve doğa gibi boşluk kabul etmez. İçinde sevgiyi barındıramayan insan nefretle dolar ve insanlıktan uzaklaşır.
Nefret etmeden birine kötülük yapamazsınız.
Nefret etmeden birini öldüremezsiniz.
Nefreti içinde barındırmak isteyen insan önce kendisinden nefret etmek zorundadır.
İçinde nefreti yaşatan insan yüreğindeki sevgiyi kovmuştur. Artık onu bulması çok zordur ve bunun ağır bedelini ödeyecektir.
Sevgisizlik ağır bir yüktür ve insan bundan kurtulmak için çok kötü şeyler yapar.

Acımak sevgi değildir, üstünlüğün kabulüdür.
Hoşgörü sevgi değildir, istemediğine katlanmaktır.
Bağımlılık sevgi değildir,gereksinmenin karşılanmasıdır.
Sevgi, değer vermesini bilmektir.
Sevgi,yaşama hakkını kabul etmektir.
Sevgi, varolmaktan kıvanç duymaktır.
Sevgi, birlikte olmaktan sevinç duymaktır.
Sevgi, eşitliğin duyumsanmasıdır.

Devamı İçin Ziyaret Ediniz..

FikrimYok.Com

FikrimYok © | Denemelerden Seçmeler

Ahmet Altan | Birine Bağlanmak

Hamlet'i Ofelya'ya, Romeo'yu Jülyet'e bağlayan neydi?

Güzellikleri mi?

Yoksa onların deliliğe ve ölüme diğerlerinden daha yakın durmasının, ilk bakışta anlaşılmayan, gizli ve hastalıklı çekiciliği mi?

Otello'yu Desdemona'ya bağlayan neydi peki?

İhanetine o kadar çabuk inanabileceği bir kadına niye tutkundu?

Bir insanı bir başka insana kuvvetle bağlayan bağ nedir?

İbrişim görünümlü çelik bir yumak gibi insanı sarmalayan o bağın nedenini ilk bakışta görüp anlayabilir miyiz?

Kadınlar ve yazarlar, görünenin altındakileri kurcalayarak bu sorulara cevap ararlar, içgüdüleriyle de olsa, gerçeğin daha altlarında bir yerlerde saklı olduğunu sezerler.

Anna Karenina niye Vronski'ye tutuldu?

Yakışıklı olduğu için mi, yoksa daha sonra ortaya çıkacak bencilliğinin kokusunu aldığı için mi?

Neden edebiyat dünyasının büyük aşklarına baktığımızda, bağlanınların deliliğe, ölüme, ihanete, bencilliğe yakın duranlar olduğunu görüyoruz?

En değerli pulların yanlış basılmış hatalı pullar olması gibi en sevilen insanlar da aslında hatalı olanlar mı?

Genç bir psikiyatri doçenti bir keresinde bana yazdığı bir mektupta, "ne zaman kalabalık bir yerde erkeklerin başları aynı anda bir kapıya dönse, içeri bir borderline tipi kadın girdiğini anlarım.." diye yazmıştı.

'Borderline' dediği, değişken ve huzursuz bir kişiliği tanımlayan ruhsal rahatsızlığın adıydı.

Meyvelerin bozulmasından lezzetli ve yakıcı içkiler elde edilmesi gibi insanların bozulmasından da baş döndürücü bir çekicilik mi doğuyordu?

Niye Hamlet delirecek olanı, Romeo ölecek olanı, Otello kuşkulanılacak olanı, Anna Karenina bencil olanı seçiyordu.

Ve, hangisi bağlılığın nedeni olarak 'deliliği, ölümü, kuşkuyu, bencilliği' işaret ederdi?

Kuvvetli bağların iplikleri böyle zayıflıklarla dokunuyorsa, bu, bağlananların da zayıflıklarını, bozukluklarını göstermez miydi?

Devamını Okumak İçin Ziyaret Ediniz..

FikrimYok.Com

FikrimYok © | Denemelerden Seçmeler

Ahmet Altan | Chat Kadınları

Ne zaman bir kadının yüzüne baksam kendimi bir uçurumun kenarından bakıyormuş gibi hissederim.

Kıpırdayan, değişen, çeşitli duyguların ifadeleriyle gölgelenip aydınlanan o çizgilerin arkasında, derinlerde, kımıltısız bir göl gibi duran bir karanlık olduğu fikri beni içine doğru çeker.

Orada ne olduğunu merak ederim.

Bu merakın insanın bütün hayatını yitirmesine yol açabileceğini, o karanlık göle bir kere dalanın bir daha geri dönemeyeceğini bilmeme rağmen garip bir baş dönmesiyle o derinliğe doğru eğilirim.

Tek bir kadının bile içini en saklı köşelerine kadar görebilme ayrıcalığının bir hayata değeceğine inanırım ama bütün hayatınızı verseniz de bunun mümkün olamayacağını bilirim.

Orayı göremezsiniz.

Hep saklı bir şeyler kalır.

Bir insanın, bu bir kadın bile olsa, içinde o kadar büyük bir gizi taşıması zor olduğundan bazen küçük işaretler çıkar yüzeye, sahibinin de fark edemediği işaretler, işte onları görmeyi, onların peşine düşmeyi, onları yakalamayı, büyük bir gömü bulmuş bir arkeolog gibi ele geçirdiğim her parçayı ışığa tutup incelemeyi, sonuçlar çıkarmayı ve neler bulduğumu hiç söylemeden bulduklarımı kendime saklamayı çok severim.

Kötü kalpli bir koleksiyoncu gibi biriktiririm onları.

Ve hep yeni işaretler ararım.

Cıvayla karışmış katran damlası gibi üstünde parlak renkli kaygan bir gökkuşağı taşıyan siyah damlacıklar...

Geçenlerde bir hazine keşfettim.

Devamı İçin Ziyaret Edelim..

FikrimYok.Com