Şehit etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şehit etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Mahmut Şahin Binbaşı’nın Şehadeti

Aslında “Şu Çılgın Türkler” kitabının günümüze uyarlanmış ve günümüzdeki kahramanlarını anlatan bir versiyonu yazılmış olsa; inanın ki, Türk insanının hem kendine olan öz güveni artar, hem de bu kahramanların hatıralarının unutulması önlenmiş olur.

Çılgınlık, bir olayı, bir hareketi uç sınırında yapmak veya yaşamaktır. Bizim jenerasyonumuzda o kadar çok çılgın Türk yaşadı ki anlatmakla bitecek gibi değil. Bunlardan hala yaşayanlarında olduğunu bilmek insana ayrı bir gurur veriyor. En azından Kurtuluş Savaşı’ndaki teğmen Yıldırım Kemallerin, yüzbaşı Şevkilerin torunlarının hala aramızda yaşadığını görmek bu milletin övünmesinin boş bir kuruntu olmadığının en güzel delili sanki.

Konuyu PKK ile mücadelede çılgınlıkları zirve yapmış kahramanlara getireceğim. Şimdilik bir kahramanı anlatacağım.

Belki biliyorsunuzdur. 1965 yılından 1973 yılına kadar süren Vietnam Savaşı ile ilgili Amerikalılar şimdilik 6500 civarında film yapmışlar. Bunlardan büyük bir bölümünde Amerikalıların kahramanlıkları anlatılarak Amerikan kamuoyuna milletleşme yolunda dolaylı katkı sağlanmıştır. Belki dünyanın dört bir tarafından gelerek bir ülkede milletleşme mücadelesi veren insanlar için bu tür filmler gerekli idi.

Ya bizim için? Biz terörle mücadele ile ilgili kaç film çekebildik? Bir elin parmaklarını geçmez. Üstelik bizim terörle mücadelemiz 1984-2009 arasındaki 23 yıllık bir süreci kapsıyor.

Biz zaten binlerce yıldır bu topraklar üzerinde yaşadığımız için milletleşmenin bir çok sürecini tamamlamış durumdayız. Bizim için milletin hamaset duygularını şaha kaldıracak ilave etkinliklere belki de ihtiyaç yok. Ama yaşadığı dönemde hiçbir karşılık beklemeden hayatını hiçe sayarak kahramanlık destanları yazan çılgın Türkleri unutacak mıyız? Hayır...

Belki de ilerki dönemlerde günümüzün çılgın Türklerini kaleme alacak, filmlerini çekecek birileri çıkar da bu konu da sahipsiz kalmaz.

Bugün size Mahmut Şahin binbaşıyı anlatayım.

Elazığ ile Bingöl ilini ayıran en belirgin hat Akdağlar’ın zirve hattından geçen çizgidir. Akdağlar kuzeyde Murat Nehri kıyısından başlayarak güneye doğru Diyarbakır’a kadar upuzun bir Çin seddini andırır. Üzerlerinde minik minik onlarca göl ve belki de dünyanın en yaşlı meşe ağaçlarını barındırır. Adı gibi zirveleri yaz-kış karlarla kaplıdır. Hele bazı yerlerinde yüzlerce yıl öncesinden oluşmuş buzullar ve buzulların karaya dönüştüğü noktalarda açan kardelenleri ve anemonları ben ilk defa canlı olarak buralarda gördüm.

Müthiş keskinlikteki zirvesine profesyonel dağcıların bile zorlukla çıktığı düşünülürse askerlerin silah ve teçhizatları ile operasyon için bu zirvelere çıkmasındaki zorluğu hayal bile edemezsiniz.

1994 yılının Ocak ayında da kış bütün haşmeti ve acımasızlığıyla bu dağlarda hüküm sürüyordu. Bir gün önceden Palu ilçesinin Burgudere bölgesinden yaya olarak intikale başlayan askerler gecenin sabaha kavuştuğu saatlerde Akdağların zirvelerine yerleşmişlerdi. Havanın ayazının insanın kemiklerine kadar işlediği bu dağlarda tüm askerler operasyonun bir an evvel başlayıp, arazide gizlenmiş teröristlerin bulunmasını arzuluyordu. Herkes elleri tetikte beklerken, Tabur Komutanı Jandarma Binbaşı Mahmut Şahin memleketi Yozgat’ın Çayıralan’ını düşünüyor; buraların kendi memleketinin soğuğunu aratmayacağını düşünüyordu.

İlk defa bir operasyona çıkarken sırtının bu kadar ağrıdığını ve bunun da iyiye işaret olmadığını biliyordu. Ne zaman sırtı ağrısa o operasyon da mutlaka bir çatışma çıkardı. Operasyona çıkarken de bölük komutanlarını yanına çağırarak:”Bu sefer daha dikkatli olmaları gerektiğini, daha geçenlerde Bolu Komando’nun bu bölgede iki defa arka arkaya çatışmaya girdiğini, kendilerinin de kesinlikle çatışmaya gireceğini, bu nedenle her zamankinden daha dikkatli davranmaları gerektiğini” hatırlatmıştı.

Sabah alacakaranlık başlangıcıyla timleri Bingöl’ün Suveren köyü istikametinde yayılarak Akdağların zirvesinden aşağıya Ayı ormanlarına doğru inmeye başladılar. İnmeye başladılar da ne kelime; buzuldan dolayı ayaklarını basacakları düzgün bir yer bulamadıkları için iki yüz metrelik buzulun üzerine sırt çantaları ile oturup, aşağıya kadar elleri tetikte rasgele kayıyorlardı. Ayı Ormanlarının devasa meşeliklerinin önündeki geniş düzlüğe kayarak inen her komando hemen bir mevzi bulup yerleşiyor, arkasından gelen arkadaşının emniyetini alıyordu. Tabur sağ salim inerek Ayı Ormanlarını arayacak şekilde yerleşti. Timler birer birer sıçrayarak dev ağaçların arasından ormanın içlerine doğru emniyetli bir şekilde girmeye başladılar. Komandolar her köşeyi her ağaç altını dikkatlice arayarak akşama doğru Hore Deresine doğru yöneldiler.

Hava sıkıntılı neredeyse yağdı yağacak durumdaydı. Hore deresi Ayı Ormanlarının çıkışında Murat nehrine doğru akan cılız bir dereydi. Derenin her iki tarafındaki sırt hatlarına geldiklerinde Mahmut Binbaşı birliklerine:”Ayı Ormanları gibi tehlikeli bir bölgeden geçmelerine rağmen Hore deresinde de hassas olmalarını, derenin sırt hatlarındaki yabani meşelerin içerisinde de teröristlerin sığınaklarının olabileceğini” telsizle ikaz etti. Arama yaparak dere hattında aşağıya doğru 200metrelik bir rakımı da indiler.

Mahmut Binbaşı yanındakilere sırt ağrılarının belki de başka bir sağlık sorunundan olabileceğini, boşuna evham ettiğini söyledi. Kendi kendine de; belki, evvelki gün kas erimesi rahatsızlığı olan oğlu Ozan’ın kaslarına iki saat boyunca durmaksızın masaj yapmasından dolayı sırtının ağrımış olabileceğini telkin etti. Yıllardır büyük oğlunun daha uzun ve daha sağlıklı yaşayabilmesi için her gün, ama istisnasız her gün en az iki saat ellerine ve ayaklarına masaj yaptığını, onun yaşıtları gibi yürüyerek okula gidip gelebilmesi için ömrünün geri kalanını tereddütsüz verebileceğini düşündü. İlk çocuğunun böyle bir rahatsızlığı olması O’nun hayata bakışını tamamen değiştirmişti. İkinci çocuğu sağlıklıydı. Ama üçüncüsü aynı ağbisinin rahatsızlığına benzer emareler O’nda da çıkmaya başlamıştı. Mahmut Binbaşı bunları yaşamasına rağmen umudunu hiç kaybetmemiş, kas erimesi olan iki çocuğu için hayata tutunma mecburiyetinde hissetmişti kendini. Ama bunları çevresindeki kimseyle paylaşmıyordu. Askerleri O’nu sert ve disiplinli bir asker, görevine bağlı bir komutan olarak tanıyordu. Ne de olsa komutanlar dertlerini kimseyle paylaşmayan birer supermendirler.

Bu düşünceler içerisinde neredeyse arazi taramasının dörtte üçlük kısmını bitirmiş ve bazı timler Murat Nehrine paralel uzanan Elazığ-Tatvan demiryoluna inmişlerdi. Mahmut Binbaşı habercisi Ahmet’le geride kalmıştı. Ne de olsa 20 yaşındaki genç askerleri ile kondisyon yönünden boy ölçüşemezdi.

Kafasından bunlar geçerken, bir anda nereden geldiği belli olmayan silah sesi Hore Dersinin sıtlarında yankılandı. Kendinden 10 metre geriden gelen habercisi bacaklarından aldığı mermi yaraları ile yere düşmüş, yakınındaki yabani bir meşenin altına doğru kollarıyla sürünmeye çalışıyordu. Binbaşı hemen silahını doğrultarak ateşin geldiğini tahmin ettiği bölgeye birkaç el ateş etti. Ateş etmesi ile birlikte teröristler tarafından kendi üzerine yoğun bir ateş açıldı. Teröristler büyük ihtimalle kendilerinin fark etmediği çok iyi kamufle edilmiş bir sığınaktan çıkarak aşağıya doğru ateş açıyorlardı. Mahmut Binbaşı kendini hemen bir mevziye attı. Ama habercisi hala teröristlerin yoğun ateşi altındaydı. Bekleyemezdi...

Aynı anda aşağıya inmiş olan timler toparlanarak tekarar geriye doğru tırmanmaya başladılar. Ancak onların üzerine de yoğun ateş açılmıştı. Mahmut Binbaşı bekleyemezdi. Beklemeye kalktığı taktirde teröristler habercisine doğru yaklaşıp şehit edebilirlerdi.

Yoğun mermi sağanağı altına mevzisinden fırladı. Ateş ederek habercisinin sığındığı meşenin dibine geldi. Nefes nefese beklemeden cebindeki bot bağını çıkardı. Habercisinin her iki bacağına kanamayı durdurmak için turnike yaptı. Sonra belindeki palaskasını çıkardı ve genişletti. Habersisini sırtına alıp palaska ile kendi vücuduna bağladı. Dere yatağından aşağıya doğru habercisi sırtında sürünerek ilerlemeye başladı. Üç metrelik bir açık kısımdan karşıya geçtiği taktirde hem kendisi hem de habercisi kurtulacaktı. Açık alanın başına geldi, nefeslendi. Bütün gücüyle sürünerek karşıya geçmeye çalıştı. Olmadı. Yapamadı. Hazır bekleyen çakalların namluları üzerine kilitlenmişti.

Takvimler 1994 yılının Ocak ayının 11’ini, saatler ise akşam 17’yi gösteriyordu. Zaman durdu. Hayat durdu. Gökyüzünü kapatan kara bulutların arasından bunların vücutlarının düştüğü toprağa doğru ışıktan bir el uzandı ve bunları yukarıya çekti. Bunu gören askerler ömürleri boyunca bunu kimseye anlatamadılar. Hoş, anlatsalar da kimse inanmazdı. Streten derlerdi. Korkudan derlerdi. Yalnız bu ışığı görenler onların hala aramızda yaşadığına inanıyorlar.

Şehitlerimize yapılan otopside Binbaşı Mahmut Şahin’in vücudunda 9, habercisi komando er Ahmet Nalçacı’nın vücudunda 11 mermi yarası olduğu tespit edildi...

O akşam Mahmut Şahin Binbaşının evinde olmak ister miydiniz? Ya eşi Emine Hanım’la, çocukları Ozan, Ceren ve Cemre’nin yerinde olmak ister miydiniz?

İstemessiniz. Ama yolunuz Ankara’da Cebeci şehitliği önünden geçerken “Şu Çılgın Türk“ Mahmut Şahin Binbaşı’nın mezarına uğrayıp bir Fatiha okuyabilirsiniz...

Sedat Onar / FikrimYok.Com

Mahmut Şahin Binbaşı’nın Şehadeti

Bir Şehit Oğlu’nun İlk Gecesi

“Size, 1993 yılından bu yana içimde yanan Volkandan bahsedeyim…

Ben o zamanlar, 10 yaşındaydım. Babam, Bingöl’de ortak bir operasyona katılmak için görevlendirilmişti. O zaman, babam Elazığ Jandarma Komando Taburu’nun Tabur Komutanıydı. Hatırladığım kadarıyla dört günlük bir operasyona gitmişti… Taburda asker abilerimden çok az kişi görevli olarak kalmış, taburun tamamına yakını operasyona gitmişti... O gün hava bulanık, yağmurlu bir hava görünümündeydi…

Akşam 19:00’a kadar taburda kaldım... Vakit geçmek bilmiyor, operasyondan bir türlü haber gelmiyordu... Ama benim içimde tarifi anlatılmaz ve çok farklı bir sıkıntı vardı. Bu sıkıntıyı içimde taşıyarak 19:15 civarı eve döndüm...

Akşam yemeğimi yeni yemiştik ki, birkaç dakika sonra karşı komşumuz ve oğlu bize oturmaya geldiler... Ardından birer birer, diğer rütbeli eşleri de bizim eve gelmeye başladılar. Bu gayet normal bir şeydi. Çünkü lojmandaki subay aileleri her zaman bir araya gelir, dayanışma içinde sohbetlerini ederler ve birbirlerine destek olurlardı... Ben de yine öyle bir toplanma olduğunu düşünerek içeride arkadaşım ile sohbet ediyordum...

Gece 20:00-20:30 arası annemin bağırmasını duydum... Dürüst olmak gerekirse, yaşlı ve hasta olan anneannemi kaybettiğimizi ve annemin 0’nun haberini aldığını zannettim...Ben inanılmaz bir şok içindeydim…

Çünkü benim bildiğim babam, yılların askeriydi ve 20 yıllık subay kolay kolay ölemezdi...Ama diğer yandan da kafamda ve yüreğimde fırtınalar kopuyordu... Annem odama gelerek, “Oğlum, baban öldü” dedi ve ağlayarak bana sarıldı...Ben hala, ölümü babama konduramıyor, bir türlü inanmak istemiyordum. Annemi teselli etmeye çalışıyor, operasyon bölgesinden haber alınamadığını tekrar tekrar anlatmaya çalışıyordum. Ama annem beni dinlemiyor, sürekli feryat figan ediyordu...O sırada kız ve erkek kardeşimi diğer bir subay eşi olan komşumuz yanlarına alarak evlerine götürdü. O zaman kardeşlerimin birisi 5 birisi henüz 7 yaşındaydı…

O ara lojmandaki evimizde inanılmaz bir telefon trafiği yaşanıyordu.. Bütün gece dua ederek: “Allah"tan babamın tekrar sağ salim evimize dönmesini diledim...” Henüz doymamıştım babamın kokusuna…

Güneş doğmuştu, çok yorgun ve harap bir şekilde yatağıma uzanmış vaziyetteydim. Sabah 9:302da babamın İl Jandarma Komutanlığında görevli olan devresi bir binbaşı odama geldi... Karşıma oturarak hatırımı sordu...Hiç bir cevap vermedim. Vermeye güç bulamadım dudaklarımda...

Ve derin bir nefes alarak, binbaşıya şu soruyu sordum: “babam şehit mi oldu ?”

“Evet, oğlum” dedi...Hiç konuşmadan, 15 dk. boyunca sürekli tavana baktım... Saat 11:00 civarı evimize bir hoca gelerek Kuran’dan ayetler okumaya başladı. . Daha sonra babamın naaşının Elazığ Askeri Hastanesine geldiği söylendi bize… Hastaneye doğru hareket ettik. Babamı son bir defa olsun görmek istedim... Morgda cansız yatıyordu..

Görünce “Baba” diye, bir çığlık attım.. 11:30"da Alaya hareket ederek, babamın Elazığ’dan uğurlanma merasimine katıldım. Babam ve Maraş’lı olan askeri Ahmet NALÇACI aynı operasyonda şehit düşmüşlerdi...

Elimde bir TÜRK bayrağı, önümde ay yıldızlı bayrağa sarılı iki tane tabut. Birinde babam, diğerinde hayatının baharında vatan için canını veren bir abim yatıyordu…

Merasim kıtası babamın askerlerinden seçilmişti... Hepsi beni çok yakından tanıdıkları ve sevdikleri için sessizce bana bakıyorlardı... Ben de onlara donuk gözlerle karşılık veriyordum. Sonra, yavaş yavaş yürüyerek alayın dışına çıktık.. Babamın ve askerinin bayrağa sarılı naaşını iki ayrı araca koydular... Askerinin bayrağa sarılı naşını aynı araba ile memleketi olan Kahramanmaraş’a gönderdiler... Biz de başka bir konvoy ile Elazığ Havalimanına doğru hareket ettik...

O sırada önümüzde yol almakta olan merasim kıtasının otobüsünün arka camı bana bakan askerlerle doluydu.. Camda boşluk göremezdiniz... Biz havaalanına giderken, karşı yönden bizim Tabura ait Land –Rover marka araçlar operasyondan dönüyorlardı.. Ve ben içimde tarif edilemeyecek duygularla o araçların geçişini seyrediyordum…

Havaalanında bizi bir askeri nakliye uçağı bekliyordu. Önce, babamın bayrağa sarılı naaşını uçağa aldılar.. Ardından annem, kardeşlerim, amcam ve ben uçağa bindik... Annem aldığı ilaçların etkisi ile yarı aygın yarı baygın bir vaziyette oturuyordu...

Havalanmadan önce uçuş personeli yanımıza gelerek tek tek başsağlığı dilediler.. Babaannem, büyükbabam, halalarım ve diğer amcalarımla beraber Ankara’ya doğru uçuşa geçtik...

Ankara’ya vardıktan sonra biz subay olan amcamın evine gittik...

O geceyi amcamın evinde feryat figan bir şekilde geçirdik. Gecenin geç saatlerine kadar en küçüğünden en büyüğüne kadar gelen subay ve eş dostun sayısını hatırlayamıyorum bile... Ertesi gün öğle namazını müteakiben babamı Cebeci Şehitliğine defnettik. O günlerde üç ay boyunca amcamın yanında kaldık. Gidip gelen rütbeli subayların ardı arkası kesilmiyor, her gelen bir vaatte bulunuyor ve bir daha gelmiyordu.. Daha sonraları bu durum sadece telefon aramalarıyla sınırlanmaya başladı...Verilen vaatler unutulmuş ne hakkımız olan lojman ayarlanmış, ne de öğretmen olan annemin Ankara da bir okula tayini yapılmıştı...Yaşadığımız bu gibi tatsız olaylardan sonra içimde olan okuma şevki de kırılmıştı...Lise tahsilinden sonra yaklaşık yedi sene kendi odamda kendime ait küçük bir dünya kurdum.. Şu an kaybettiğim yedi senenin ve gidemediğim okulumun hesabını kimden soracağı mı merak ediyorum?..

Babamın şehit olması ve yaşadığımız bu gibi olaylardan sonra annem yaşıtlarına göre çok yıpranmış ve erken yaşlanmış; kardeşlerimse babamı benim anlattığım babamla ilgili olaylar ve hatıralarda kalan fotoğraflardan tanımaya başlamıştı...

Her ne kadar bizimle ilgilenilmese de kimseye kırılmadım, darılmadım, küsmedim..
“Bir şehit çocuğu olmaktan büyük 0nur duyuyorum... Bir Atatürk milliyetçisi olarak babamın Türk tarihine geçen aziz şehitlerimizden biri olması bulunduğum her ortamda alnım ak başım dik bir şekilde ve gururlu bir biçimde davranmamı sağlıyor…


Ozan, şu an Ankara-Bilkent'teki Türk Silahlı Kuvvetleri Bakım ve Rehabilitasyon Merkezi'nde kalıyor. Ankaralı olup da, buraya yolu düşenler sadece bir merhaba demek için bile yanına uğrarsa, Ozan’a moral olur…

Sedat Onar / FikrimYok.Com

Türk Gençliği ve Diğer Gençlik

Sayın RTE, Eskişehir'de Partisinin Gençlik Kurulu Toplantısında "Türkiye Cumhuriyetinde bazı şeylerin değiştiğini, halkın oylarının artık egemen olduğunu" buyurmuş...

Bu laf çok önemli... Neyi işaret ediyor?

1."Değiştim" lafının doğru olmadığını.
Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu belli, başkenti belli, dili belli, kanunları belli, halkı belli.
Geçmişte iktidar olanlar, seçilenler başka halkın oylarıyla mı seçildiler? Onlarınki oy değil mi?
Ne değişti sayın RTE?
Şunu söylemeye çalışıyor:
Geçmişten beri hep ayaklanmalarla, ihanetlerle yapılan ama her defasında bastırılan ATATÜRK ve TÜRKİYE CUMHURİYETİ karşıtlığı artık yeterli çoğunluğa ulaştı...
Artık bu hareket engellenemiyecek kadar güçlendi...

2. AKP kurucuları ve ona destek çıkan gazeteci, yazar, akademisyen, patronların kimliğini:

Dengir Mir Fırat: Şeyh Sait'in torunu
Cüneyt Zapsu : Milli Mücadele karşıtı Kürt Cemiyeti kurucusu Abdurrahman Zapsu'nun torunu
Taha Akyol : Milli Şehit Kemal Bey'i astıran Çorum Müftüsü'nün torunu
Bülent Arınç : Kubilay'ı şehit eden tarikat şeyhinin torunu
Nazlı Ilıcak : 1960 da ceza alan DP ileri gelenlerinden birinin kızı
Abdulkadir Aksu : Babaannesinin adı "Hançik adlı bir Ermeni" olan eski bir T.C. Valisi
Beşir Atalay : İrticacılıktan Kırıkkale Üniversitesi Rektörlüğünden alınan kişi
Abdullah Gül : Eşi türban yüzünden T.C. Devletini Avrupa'ya şikayet eden kişi
RTE : Atatürk zamanında Şapka devrimine isyan eden "POTEMYA" denilen bugünkü Güneysu'dan, Gürcistan Başkanına ben de "Gürcüyüm" diyen kişi...
Bu listeye daha bilmediğim bir sürü AKP milletvekili, kurucusu, yandaşı, destekleyecisini ekleyebiliriz...

Şimdi bunların dedeleri, anne-babaları kendilerini şöyle mi yetiştirdiler:

"Oğlum/kızım, Atatürk ve kurduğu Türkiye Cumhuriyeti senin için canını, kanını vereceğin bir devlettir,
Atatürk'e, onun ilkelerine, inkilaplarına sahip çık!, bu devlete belki deden isyan etti ama sen bağlı kal!"...

Hukukta bir kural vardır : "Eşyanın tabiatına aykırı olmak"

Şu anda T.C.Devletini yöneten bazı kişiler bu ve benzeri bir şekilde Atatürk'e,Türkiye Cumhuriyeti'ne isyan eden, başkaldıran, karşı çıkan kişilerin oğlu, kızı, torunu, akrabası...

Bunların "Değiştik" diyerek, Atatürk'ü sevmeleri,T.C.Devletine "gönülden" bağlı olmaları
"eşyanın tabiatına aykırıdır".

Peki ABD, AB kim?

ABD: Dünyayı yönetmeye çalışan,kendi halkının 8 ve 12 silindirli araçlarına, ulusal aşırı tüketimine petrol bulmak için para yerine sahip olduğu askeri gücü kullanarak petrole sahip ülkeleri zorla işgal eden,etmeyi planlayan (İran gibi), kendi ulusal çıkarlarına uygun hükümetleri "turuncu" devrimlerle,parayla,
"dinleyerek", tehdit ederek geçmişin "emperyalist" ülkelerinin modern zaman imparatorluğunu kurmaya çalışan, "HAÇLI" seferlerini yeniden yapan imparator olduğunu zanneden en az Hitler kadar akıl sağlığı bozuk diktatörün ülkesi...

AB: Geçmişi,emperyalist amaçlarla ülkeleri işgal eden,zenginliklerini sömüren, halkını köleleştiren, gerektiğinde soykırım yapan ülkelerin (Belçika, Hollanda, Almanya, Fransa, İspanya, Portekiz, Danimarka gibi..), eski güçlerini kaybedince ortak çıkarları için bir araya gelerek tekrar dünya üzerinde "GÜÇ" olmak için birleştikleri, şimdilik "ekonomik" zamanı ve yeri gelince "askeri" "HRİSTİYAN BİRLİĞİ"

Çocuklarını "Türkler geliyor çabuk uyu, seni Türklere veririm" diye korkutan insanların torunları...

Bunların torunları mı Türkleri sevecek?

Bütün bu saydıklarım "Eşyanın tabiatına aykırıdır"
İster Darwin'in kitaplarına, ister Freud'un kitaplarına bakın, ister Cüceloğlu'nun, yüzyıllardır yerleşmiş olan düşmanlık tohumları öyle bir-iki nesilde değişmez!

Müslümanlar ve Hristiyanlar arasındaki çekişmenin bitmesi için daha çok uzun yılların geçmesi veya birinin ötekine galip gelmesi gerekmektedir...

Müslümanlar ve Hristiyanların dünya üzerinde barış içinde yaşadıkları tek dönem Osmanlı dönemidir.
Ki bu da gene Hristiyan devletlerin bu azınlıkları kışkırmaları, onların "hamisi" olarak Osmanlı'ya müdahale etmeleri yüzünden sona ermiştir.

Bugün dünya üzerinde savaş olan, anlaşmazlık olan her yerde "DİN" vardır.

Açık açık başlatacakları sefer için "Bu bir Haçlı seferidir" diyen Bush'a baksınlar,
Afganistan, Irak gibi Müslüman ülkeleri işgal eden Hristiyan ülkelere baksınlar,
Türkiye'yi bölünmüş gösteren ABD haritalarına baksınlar,
Tarihte Haçlıların geçtikleri yerdeki Müslüman halklara neler yaptıklarına ve halen Irak'ta neler yaptıklarına baksınlar,
Bir de Haçlı seferlerinin hepsine kendini siper eden, onlara karşı en fazla ŞEHİT veren, onları bozan TÜRKLERE baksınlar,
TÜRKLERİN, Haçlıları durdurmasıyla varlıklarını bugünlere taşıyan ve İSLAMI yayan Müslüman halklara baksınlar,

amaçlarına böylece Bütün bunları unutan veya bilmeyen,ABD ve AB paralarıyla öğrenmesi engellenen,AB ve ABD'ninbilerek veya bilmeyerek hizmet eden bütün "MÜSLÜMAN DİN KARDEŞLERİME" hatırlatırım...

19 MAYIS ATATÜRK'Ü ANMA, GENÇLİK VE SPOR BAYRAMI KENDİNİ TÜRK OLARAK TANIMLAYAN HERKESE KUTLU OLSUN.
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE...

19.05.2008