Aslında “Şu Çılgın Türkler” kitabının günümüze uyarlanmış ve günümüzdeki kahramanlarını anlatan bir versiyonu yazılmış olsa; inanın ki, Türk insanının hem kendine olan öz güveni artar, hem de bu kahramanların hatıralarının unutulması önlenmiş olur.
Çılgınlık, bir olayı, bir hareketi uç sınırında yapmak veya yaşamaktır. Bizim jenerasyonumuzda o kadar çok çılgın Türk yaşadı ki anlatmakla bitecek gibi değil. Bunlardan hala yaşayanlarında olduğunu bilmek insana ayrı bir gurur veriyor. En azından Kurtuluş Savaşı’ndaki teğmen Yıldırım Kemallerin, yüzbaşı Şevkilerin torunlarının hala aramızda yaşadığını görmek bu milletin övünmesinin boş bir kuruntu olmadığının en güzel delili sanki.
Konuyu PKK ile mücadelede çılgınlıkları zirve yapmış kahramanlara getireceğim. Şimdilik bir kahramanı anlatacağım.
Belki biliyorsunuzdur. 1965 yılından 1973 yılına kadar süren Vietnam Savaşı ile ilgili Amerikalılar şimdilik 6500 civarında film yapmışlar. Bunlardan büyük bir bölümünde Amerikalıların kahramanlıkları anlatılarak Amerikan kamuoyuna milletleşme yolunda dolaylı katkı sağlanmıştır. Belki dünyanın dört bir tarafından gelerek bir ülkede milletleşme mücadelesi veren insanlar için bu tür filmler gerekli idi.
Ya bizim için? Biz terörle mücadele ile ilgili kaç film çekebildik? Bir elin parmaklarını geçmez. Üstelik bizim terörle mücadelemiz 1984-2009 arasındaki 23 yıllık bir süreci kapsıyor.
Biz zaten binlerce yıldır bu topraklar üzerinde yaşadığımız için milletleşmenin bir çok sürecini tamamlamış durumdayız. Bizim için milletin hamaset duygularını şaha kaldıracak ilave etkinliklere belki de ihtiyaç yok. Ama yaşadığı dönemde hiçbir karşılık beklemeden hayatını hiçe sayarak kahramanlık destanları yazan çılgın Türkleri unutacak mıyız? Hayır...
Belki de ilerki dönemlerde günümüzün çılgın Türklerini kaleme alacak, filmlerini çekecek birileri çıkar da bu konu da sahipsiz kalmaz.
Bugün size Mahmut Şahin binbaşıyı anlatayım.
Elazığ ile Bingöl ilini ayıran en belirgin hat Akdağlar’ın zirve hattından geçen çizgidir. Akdağlar kuzeyde Murat Nehri kıyısından başlayarak güneye doğru Diyarbakır’a kadar upuzun bir Çin seddini andırır. Üzerlerinde minik minik onlarca göl ve belki de dünyanın en yaşlı meşe ağaçlarını barındırır. Adı gibi zirveleri yaz-kış karlarla kaplıdır. Hele bazı yerlerinde yüzlerce yıl öncesinden oluşmuş buzullar ve buzulların karaya dönüştüğü noktalarda açan kardelenleri ve anemonları ben ilk defa canlı olarak buralarda gördüm.
Müthiş keskinlikteki zirvesine profesyonel dağcıların bile zorlukla çıktığı düşünülürse askerlerin silah ve teçhizatları ile operasyon için bu zirvelere çıkmasındaki zorluğu hayal bile edemezsiniz.
1994 yılının Ocak ayında da kış bütün haşmeti ve acımasızlığıyla bu dağlarda hüküm sürüyordu. Bir gün önceden Palu ilçesinin Burgudere bölgesinden yaya olarak intikale başlayan askerler gecenin sabaha kavuştuğu saatlerde Akdağların zirvelerine yerleşmişlerdi. Havanın ayazının insanın kemiklerine kadar işlediği bu dağlarda tüm askerler operasyonun bir an evvel başlayıp, arazide gizlenmiş teröristlerin bulunmasını arzuluyordu. Herkes elleri tetikte beklerken, Tabur Komutanı Jandarma Binbaşı Mahmut Şahin memleketi Yozgat’ın Çayıralan’ını düşünüyor; buraların kendi memleketinin soğuğunu aratmayacağını düşünüyordu.
İlk defa bir operasyona çıkarken sırtının bu kadar ağrıdığını ve bunun da iyiye işaret olmadığını biliyordu. Ne zaman sırtı ağrısa o operasyon da mutlaka bir çatışma çıkardı. Operasyona çıkarken de bölük komutanlarını yanına çağırarak:”Bu sefer daha dikkatli olmaları gerektiğini, daha geçenlerde Bolu Komando’nun bu bölgede iki defa arka arkaya çatışmaya girdiğini, kendilerinin de kesinlikle çatışmaya gireceğini, bu nedenle her zamankinden daha dikkatli davranmaları gerektiğini” hatırlatmıştı.
Sabah alacakaranlık başlangıcıyla timleri Bingöl’ün Suveren köyü istikametinde yayılarak Akdağların zirvesinden aşağıya Ayı ormanlarına doğru inmeye başladılar. İnmeye başladılar da ne kelime; buzuldan dolayı ayaklarını basacakları düzgün bir yer bulamadıkları için iki yüz metrelik buzulun üzerine sırt çantaları ile oturup, aşağıya kadar elleri tetikte rasgele kayıyorlardı. Ayı Ormanlarının devasa meşeliklerinin önündeki geniş düzlüğe kayarak inen her komando hemen bir mevzi bulup yerleşiyor, arkasından gelen arkadaşının emniyetini alıyordu. Tabur sağ salim inerek Ayı Ormanlarını arayacak şekilde yerleşti. Timler birer birer sıçrayarak dev ağaçların arasından ormanın içlerine doğru emniyetli bir şekilde girmeye başladılar. Komandolar her köşeyi her ağaç altını dikkatlice arayarak akşama doğru Hore Deresine doğru yöneldiler.
Hava sıkıntılı neredeyse yağdı yağacak durumdaydı. Hore deresi Ayı Ormanlarının çıkışında Murat nehrine doğru akan cılız bir dereydi. Derenin her iki tarafındaki sırt hatlarına geldiklerinde Mahmut Binbaşı birliklerine:”Ayı Ormanları gibi tehlikeli bir bölgeden geçmelerine rağmen Hore deresinde de hassas olmalarını, derenin sırt hatlarındaki yabani meşelerin içerisinde de teröristlerin sığınaklarının olabileceğini” telsizle ikaz etti. Arama yaparak dere hattında aşağıya doğru 200metrelik bir rakımı da indiler.
Mahmut Binbaşı yanındakilere sırt ağrılarının belki de başka bir sağlık sorunundan olabileceğini, boşuna evham ettiğini söyledi. Kendi kendine de; belki, evvelki gün kas erimesi rahatsızlığı olan oğlu Ozan’ın kaslarına iki saat boyunca durmaksızın masaj yapmasından dolayı sırtının ağrımış olabileceğini telkin etti. Yıllardır büyük oğlunun daha uzun ve daha sağlıklı yaşayabilmesi için her gün, ama istisnasız her gün en az iki saat ellerine ve ayaklarına masaj yaptığını, onun yaşıtları gibi yürüyerek okula gidip gelebilmesi için ömrünün geri kalanını tereddütsüz verebileceğini düşündü. İlk çocuğunun böyle bir rahatsızlığı olması O’nun hayata bakışını tamamen değiştirmişti. İkinci çocuğu sağlıklıydı. Ama üçüncüsü aynı ağbisinin rahatsızlığına benzer emareler O’nda da çıkmaya başlamıştı. Mahmut Binbaşı bunları yaşamasına rağmen umudunu hiç kaybetmemiş, kas erimesi olan iki çocuğu için hayata tutunma mecburiyetinde hissetmişti kendini. Ama bunları çevresindeki kimseyle paylaşmıyordu. Askerleri O’nu sert ve disiplinli bir asker, görevine bağlı bir komutan olarak tanıyordu. Ne de olsa komutanlar dertlerini kimseyle paylaşmayan birer supermendirler.
Bu düşünceler içerisinde neredeyse arazi taramasının dörtte üçlük kısmını bitirmiş ve bazı timler Murat Nehrine paralel uzanan Elazığ-Tatvan demiryoluna inmişlerdi. Mahmut Binbaşı habercisi Ahmet’le geride kalmıştı. Ne de olsa 20 yaşındaki genç askerleri ile kondisyon yönünden boy ölçüşemezdi.
Kafasından bunlar geçerken, bir anda nereden geldiği belli olmayan silah sesi Hore Dersinin sıtlarında yankılandı. Kendinden 10 metre geriden gelen habercisi bacaklarından aldığı mermi yaraları ile yere düşmüş, yakınındaki yabani bir meşenin altına doğru kollarıyla sürünmeye çalışıyordu. Binbaşı hemen silahını doğrultarak ateşin geldiğini tahmin ettiği bölgeye birkaç el ateş etti. Ateş etmesi ile birlikte teröristler tarafından kendi üzerine yoğun bir ateş açıldı. Teröristler büyük ihtimalle kendilerinin fark etmediği çok iyi kamufle edilmiş bir sığınaktan çıkarak aşağıya doğru ateş açıyorlardı. Mahmut Binbaşı kendini hemen bir mevziye attı. Ama habercisi hala teröristlerin yoğun ateşi altındaydı. Bekleyemezdi...
Aynı anda aşağıya inmiş olan timler toparlanarak tekarar geriye doğru tırmanmaya başladılar. Ancak onların üzerine de yoğun ateş açılmıştı. Mahmut Binbaşı bekleyemezdi. Beklemeye kalktığı taktirde teröristler habercisine doğru yaklaşıp şehit edebilirlerdi.
Yoğun mermi sağanağı altına mevzisinden fırladı. Ateş ederek habercisinin sığındığı meşenin dibine geldi. Nefes nefese beklemeden cebindeki bot bağını çıkardı. Habercisinin her iki bacağına kanamayı durdurmak için turnike yaptı. Sonra belindeki palaskasını çıkardı ve genişletti. Habersisini sırtına alıp palaska ile kendi vücuduna bağladı. Dere yatağından aşağıya doğru habercisi sırtında sürünerek ilerlemeye başladı. Üç metrelik bir açık kısımdan karşıya geçtiği taktirde hem kendisi hem de habercisi kurtulacaktı. Açık alanın başına geldi, nefeslendi. Bütün gücüyle sürünerek karşıya geçmeye çalıştı. Olmadı. Yapamadı. Hazır bekleyen çakalların namluları üzerine kilitlenmişti.
Takvimler 1994 yılının Ocak ayının 11’ini, saatler ise akşam 17’yi gösteriyordu. Zaman durdu. Hayat durdu. Gökyüzünü kapatan kara bulutların arasından bunların vücutlarının düştüğü toprağa doğru ışıktan bir el uzandı ve bunları yukarıya çekti. Bunu gören askerler ömürleri boyunca bunu kimseye anlatamadılar. Hoş, anlatsalar da kimse inanmazdı. Streten derlerdi. Korkudan derlerdi. Yalnız bu ışığı görenler onların hala aramızda yaşadığına inanıyorlar.
Şehitlerimize yapılan otopside Binbaşı Mahmut Şahin’in vücudunda 9, habercisi komando er Ahmet Nalçacı’nın vücudunda 11 mermi yarası olduğu tespit edildi...
O akşam Mahmut Şahin Binbaşının evinde olmak ister miydiniz? Ya eşi Emine Hanım’la, çocukları Ozan, Ceren ve Cemre’nin yerinde olmak ister miydiniz?
İstemessiniz. Ama yolunuz Ankara’da Cebeci şehitliği önünden geçerken “Şu Çılgın Türk“ Mahmut Şahin Binbaşı’nın mezarına uğrayıp bir Fatiha okuyabilirsiniz...
Çılgınlık, bir olayı, bir hareketi uç sınırında yapmak veya yaşamaktır. Bizim jenerasyonumuzda o kadar çok çılgın Türk yaşadı ki anlatmakla bitecek gibi değil. Bunlardan hala yaşayanlarında olduğunu bilmek insana ayrı bir gurur veriyor. En azından Kurtuluş Savaşı’ndaki teğmen Yıldırım Kemallerin, yüzbaşı Şevkilerin torunlarının hala aramızda yaşadığını görmek bu milletin övünmesinin boş bir kuruntu olmadığının en güzel delili sanki.
Konuyu PKK ile mücadelede çılgınlıkları zirve yapmış kahramanlara getireceğim. Şimdilik bir kahramanı anlatacağım.
Belki biliyorsunuzdur. 1965 yılından 1973 yılına kadar süren Vietnam Savaşı ile ilgili Amerikalılar şimdilik 6500 civarında film yapmışlar. Bunlardan büyük bir bölümünde Amerikalıların kahramanlıkları anlatılarak Amerikan kamuoyuna milletleşme yolunda dolaylı katkı sağlanmıştır. Belki dünyanın dört bir tarafından gelerek bir ülkede milletleşme mücadelesi veren insanlar için bu tür filmler gerekli idi.
Ya bizim için? Biz terörle mücadele ile ilgili kaç film çekebildik? Bir elin parmaklarını geçmez. Üstelik bizim terörle mücadelemiz 1984-2009 arasındaki 23 yıllık bir süreci kapsıyor.
Biz zaten binlerce yıldır bu topraklar üzerinde yaşadığımız için milletleşmenin bir çok sürecini tamamlamış durumdayız. Bizim için milletin hamaset duygularını şaha kaldıracak ilave etkinliklere belki de ihtiyaç yok. Ama yaşadığı dönemde hiçbir karşılık beklemeden hayatını hiçe sayarak kahramanlık destanları yazan çılgın Türkleri unutacak mıyız? Hayır...
Belki de ilerki dönemlerde günümüzün çılgın Türklerini kaleme alacak, filmlerini çekecek birileri çıkar da bu konu da sahipsiz kalmaz.
Bugün size Mahmut Şahin binbaşıyı anlatayım.
Elazığ ile Bingöl ilini ayıran en belirgin hat Akdağlar’ın zirve hattından geçen çizgidir. Akdağlar kuzeyde Murat Nehri kıyısından başlayarak güneye doğru Diyarbakır’a kadar upuzun bir Çin seddini andırır. Üzerlerinde minik minik onlarca göl ve belki de dünyanın en yaşlı meşe ağaçlarını barındırır. Adı gibi zirveleri yaz-kış karlarla kaplıdır. Hele bazı yerlerinde yüzlerce yıl öncesinden oluşmuş buzullar ve buzulların karaya dönüştüğü noktalarda açan kardelenleri ve anemonları ben ilk defa canlı olarak buralarda gördüm.
Müthiş keskinlikteki zirvesine profesyonel dağcıların bile zorlukla çıktığı düşünülürse askerlerin silah ve teçhizatları ile operasyon için bu zirvelere çıkmasındaki zorluğu hayal bile edemezsiniz.
1994 yılının Ocak ayında da kış bütün haşmeti ve acımasızlığıyla bu dağlarda hüküm sürüyordu. Bir gün önceden Palu ilçesinin Burgudere bölgesinden yaya olarak intikale başlayan askerler gecenin sabaha kavuştuğu saatlerde Akdağların zirvelerine yerleşmişlerdi. Havanın ayazının insanın kemiklerine kadar işlediği bu dağlarda tüm askerler operasyonun bir an evvel başlayıp, arazide gizlenmiş teröristlerin bulunmasını arzuluyordu. Herkes elleri tetikte beklerken, Tabur Komutanı Jandarma Binbaşı Mahmut Şahin memleketi Yozgat’ın Çayıralan’ını düşünüyor; buraların kendi memleketinin soğuğunu aratmayacağını düşünüyordu.
İlk defa bir operasyona çıkarken sırtının bu kadar ağrıdığını ve bunun da iyiye işaret olmadığını biliyordu. Ne zaman sırtı ağrısa o operasyon da mutlaka bir çatışma çıkardı. Operasyona çıkarken de bölük komutanlarını yanına çağırarak:”Bu sefer daha dikkatli olmaları gerektiğini, daha geçenlerde Bolu Komando’nun bu bölgede iki defa arka arkaya çatışmaya girdiğini, kendilerinin de kesinlikle çatışmaya gireceğini, bu nedenle her zamankinden daha dikkatli davranmaları gerektiğini” hatırlatmıştı.
Sabah alacakaranlık başlangıcıyla timleri Bingöl’ün Suveren köyü istikametinde yayılarak Akdağların zirvesinden aşağıya Ayı ormanlarına doğru inmeye başladılar. İnmeye başladılar da ne kelime; buzuldan dolayı ayaklarını basacakları düzgün bir yer bulamadıkları için iki yüz metrelik buzulun üzerine sırt çantaları ile oturup, aşağıya kadar elleri tetikte rasgele kayıyorlardı. Ayı Ormanlarının devasa meşeliklerinin önündeki geniş düzlüğe kayarak inen her komando hemen bir mevzi bulup yerleşiyor, arkasından gelen arkadaşının emniyetini alıyordu. Tabur sağ salim inerek Ayı Ormanlarını arayacak şekilde yerleşti. Timler birer birer sıçrayarak dev ağaçların arasından ormanın içlerine doğru emniyetli bir şekilde girmeye başladılar. Komandolar her köşeyi her ağaç altını dikkatlice arayarak akşama doğru Hore Deresine doğru yöneldiler.
Hava sıkıntılı neredeyse yağdı yağacak durumdaydı. Hore deresi Ayı Ormanlarının çıkışında Murat nehrine doğru akan cılız bir dereydi. Derenin her iki tarafındaki sırt hatlarına geldiklerinde Mahmut Binbaşı birliklerine:”Ayı Ormanları gibi tehlikeli bir bölgeden geçmelerine rağmen Hore deresinde de hassas olmalarını, derenin sırt hatlarındaki yabani meşelerin içerisinde de teröristlerin sığınaklarının olabileceğini” telsizle ikaz etti. Arama yaparak dere hattında aşağıya doğru 200metrelik bir rakımı da indiler.
Mahmut Binbaşı yanındakilere sırt ağrılarının belki de başka bir sağlık sorunundan olabileceğini, boşuna evham ettiğini söyledi. Kendi kendine de; belki, evvelki gün kas erimesi rahatsızlığı olan oğlu Ozan’ın kaslarına iki saat boyunca durmaksızın masaj yapmasından dolayı sırtının ağrımış olabileceğini telkin etti. Yıllardır büyük oğlunun daha uzun ve daha sağlıklı yaşayabilmesi için her gün, ama istisnasız her gün en az iki saat ellerine ve ayaklarına masaj yaptığını, onun yaşıtları gibi yürüyerek okula gidip gelebilmesi için ömrünün geri kalanını tereddütsüz verebileceğini düşündü. İlk çocuğunun böyle bir rahatsızlığı olması O’nun hayata bakışını tamamen değiştirmişti. İkinci çocuğu sağlıklıydı. Ama üçüncüsü aynı ağbisinin rahatsızlığına benzer emareler O’nda da çıkmaya başlamıştı. Mahmut Binbaşı bunları yaşamasına rağmen umudunu hiç kaybetmemiş, kas erimesi olan iki çocuğu için hayata tutunma mecburiyetinde hissetmişti kendini. Ama bunları çevresindeki kimseyle paylaşmıyordu. Askerleri O’nu sert ve disiplinli bir asker, görevine bağlı bir komutan olarak tanıyordu. Ne de olsa komutanlar dertlerini kimseyle paylaşmayan birer supermendirler.
Bu düşünceler içerisinde neredeyse arazi taramasının dörtte üçlük kısmını bitirmiş ve bazı timler Murat Nehrine paralel uzanan Elazığ-Tatvan demiryoluna inmişlerdi. Mahmut Binbaşı habercisi Ahmet’le geride kalmıştı. Ne de olsa 20 yaşındaki genç askerleri ile kondisyon yönünden boy ölçüşemezdi.
Kafasından bunlar geçerken, bir anda nereden geldiği belli olmayan silah sesi Hore Dersinin sıtlarında yankılandı. Kendinden 10 metre geriden gelen habercisi bacaklarından aldığı mermi yaraları ile yere düşmüş, yakınındaki yabani bir meşenin altına doğru kollarıyla sürünmeye çalışıyordu. Binbaşı hemen silahını doğrultarak ateşin geldiğini tahmin ettiği bölgeye birkaç el ateş etti. Ateş etmesi ile birlikte teröristler tarafından kendi üzerine yoğun bir ateş açıldı. Teröristler büyük ihtimalle kendilerinin fark etmediği çok iyi kamufle edilmiş bir sığınaktan çıkarak aşağıya doğru ateş açıyorlardı. Mahmut Binbaşı kendini hemen bir mevziye attı. Ama habercisi hala teröristlerin yoğun ateşi altındaydı. Bekleyemezdi...
Aynı anda aşağıya inmiş olan timler toparlanarak tekarar geriye doğru tırmanmaya başladılar. Ancak onların üzerine de yoğun ateş açılmıştı. Mahmut Binbaşı bekleyemezdi. Beklemeye kalktığı taktirde teröristler habercisine doğru yaklaşıp şehit edebilirlerdi.
Yoğun mermi sağanağı altına mevzisinden fırladı. Ateş ederek habercisinin sığındığı meşenin dibine geldi. Nefes nefese beklemeden cebindeki bot bağını çıkardı. Habercisinin her iki bacağına kanamayı durdurmak için turnike yaptı. Sonra belindeki palaskasını çıkardı ve genişletti. Habersisini sırtına alıp palaska ile kendi vücuduna bağladı. Dere yatağından aşağıya doğru habercisi sırtında sürünerek ilerlemeye başladı. Üç metrelik bir açık kısımdan karşıya geçtiği taktirde hem kendisi hem de habercisi kurtulacaktı. Açık alanın başına geldi, nefeslendi. Bütün gücüyle sürünerek karşıya geçmeye çalıştı. Olmadı. Yapamadı. Hazır bekleyen çakalların namluları üzerine kilitlenmişti.
Takvimler 1994 yılının Ocak ayının 11’ini, saatler ise akşam 17’yi gösteriyordu. Zaman durdu. Hayat durdu. Gökyüzünü kapatan kara bulutların arasından bunların vücutlarının düştüğü toprağa doğru ışıktan bir el uzandı ve bunları yukarıya çekti. Bunu gören askerler ömürleri boyunca bunu kimseye anlatamadılar. Hoş, anlatsalar da kimse inanmazdı. Streten derlerdi. Korkudan derlerdi. Yalnız bu ışığı görenler onların hala aramızda yaşadığına inanıyorlar.
Şehitlerimize yapılan otopside Binbaşı Mahmut Şahin’in vücudunda 9, habercisi komando er Ahmet Nalçacı’nın vücudunda 11 mermi yarası olduğu tespit edildi...
O akşam Mahmut Şahin Binbaşının evinde olmak ister miydiniz? Ya eşi Emine Hanım’la, çocukları Ozan, Ceren ve Cemre’nin yerinde olmak ister miydiniz?
İstemessiniz. Ama yolunuz Ankara’da Cebeci şehitliği önünden geçerken “Şu Çılgın Türk“ Mahmut Şahin Binbaşı’nın mezarına uğrayıp bir Fatiha okuyabilirsiniz...
Sedat Onar / FikrimYok.Com
Mahmut Şahin Binbaşı’nın Şehadeti